şehir ve insan

insana dair

gece, insan kusar caddelerine şehrin

gökten yalancı bir örtü serer hallerine

karanlıklar kaybolur gölgesinde insanların

ve tarihi duvarlar parçalanır öfkesinde

*

“yolların karanlığa saplanan noktasında”

mülteci kaldırımlar hayallerimizi kurşunlar

*

insan yeni düzen kurar, tarih yazar şehirlerde

en alçak kavgasını izleriz İstanbulun gözlerinde

ve en korkunç oyununu oynarken zulüm

yine aldanır insan iblisin çelik çomağına

*

gulyabaniler şehri teslim almış perçeminden

biçare dalmış sessiz ve sevdasız uykuya

*

insan gezegenleri taşır içinde

sığmaz öyle kolay kolay şehre

dinmez içindeki yağmur ve fırtına

bitmez tükenmez yaşama sevdası

*

insanlar dağlara, dağlar şehirlere

sokak çocukları sokaklara yabancı

*

insanlar kaybolur şehrin gürültüsünde bir bir

şehirler çöker insanın amanasız hayallerinde

iki düşman savaşçı altın tepside nefret sunarlar

yüzyıldan büyük güne sürüp giden bu kavgada

*

şehrin anahtarını elinde tutan insanlık mı hükümdar

Yoksa dev şehirlerde cüce insanlar mı tutsak

30 Eylül 2014 Salı

View original post

BEN YOKUM RUHUM YOK

Benim tünelimin içinde hiç duman olmadı

Yarasalar gibi asılı duruyorum gökyüzünde

Şiirlerime geceler hakim

Öyle sarhoş oluyorum ki

 

Kendimi bilemem, uyur gezerim

Sevdalara gider gelirim

Hayatınız bazen oluyorsa darmadağınık

Ben yok, ruhum yok, görürsün seversen beni

İçinde yaşatıyorsan ölümsüzce sevgimi

Duygularını anlayıp mutlu edebiliyorsam seni

Tırnaklarının arasında yaşat beni

 

Benliğim oluyorsa çakıl taşlarının altında

Kır çiçekleri fışkırmışsa aralarından

Yüreğinize su serpiştirmişsem eğer

Kendinizi ufuklarda yaşatın bu bana yeter

IŞIK ve İZ: Muhyiddin Abdal Seyrannamesi-3

adsiz3 Muhiddin baba “İnsan” adlı şiirinde:

“insan insan dedikleri

İnsan nedir şimdi bildim

Can can deyü söylerlerdi

Ben can nedir şimdi bildim” derken; her insanınların düşünceleri farklı farklıdır. İnsanlar düşünce olarak inişli ve çıkışlıdır.

Muhiddin Abdal’a göre ve bana göre de insan dünyanın en yücesidir ve mucizesidir. İnsan yaratılış şekline gelmesinde cinsellik önemlidir. İnsan aklı olduğundan, cinsellik gizli olmalıdır. İşte bu sevişmeleri hayvanlar açık açığa yapmaktadır. İnsanın farklı olmasının en önemli nedeni budur. Ve sonra Muhiddin Abdal diyor ki:  “Aşk ile meydana geldik” evet benim söylediklerim de aynen öyledir. Aşk denince akla gelen ilk fikir cinselliktir. Sevgi başka aşk başkadır. Muhiddin Abdal’ın düşünce ve fikri aşk yönünden yüzde yüz doğrudur. Ve sonra da insan yaratılışıdır.

Bazen “kafam çalıştı”, bazen de “kafam çalışmadı” der. “Akıl  akıldan üstündür” der. Bazılarında “deli aklı vardır” der. Ama bir söz vardır ki bu sözü  aşağı yukarı toplumun çoğu söyler: “Hayvan kafalı, hayvan aklı” der. İşte bu “hayvan” sözü tamamen yanlıştır. Muhiddin Abdal bir şiirinde; “Bir kılı kırk yardıkları” der. Oysa hayvanlar nasıl kılı kırk yarar, nasıl çeşit çeşit düşünür yahut fikir üretir? Hayvanların da kendine göre beyinleri vardır. İşte insanı insan olarak görmek, başka bir nesneyi başka bir şey görmektir. İnsanların düşüncelerine yanlış sıfatlar koymuşlardır. Bu sıfatlar tamamen insanlığa aykırı sıfatlardır. Birine ‘cin fikirli’ diğerine ‘şeytan akıllı’ demişler. Yanlış, tamamen düzmece ve patavatsız sözler, yakıştırmalar bunlar. İşin doğrusu ‘güzel akıllı’ yada ‘kötü akıllı’dır. Bu düşünceler zaman zaman insanlarda değişir. İnsanoğlu ya bilerek yapar yada hata olarak yapar. Muhiddin Abdal bunu demektedir şiirinde.

Benim de insanlık için sözlerim vardır, okursanız benim şiirlerimde görürsünüz. Muhiddin Abdal’a göre dürüstlük en huzur verici şeydir. Benim incelemelerimde ve yaşadığım hayatta, yaşamımda dürüst ve yalansız olmak, dürüstlüğe ve güzelliğe nazaran çok önemlidir. Bu olay derin duygulardan gelen bir istektir. Sevdiğimizle sevgiyi, aşkı istekle yaşayabilirsek yaşarız. Eğer yaşayamazsak veresiye aşk yaşayamayız.

Şairin sevgisi dümdüzdür; eğrisi doğusu, şöylesi böylesi olmaz. Yani seversek, aşkı yaşarsak Allah’ına kadar yaşarız. Muhiddin Abdal bir şiirinde şöyle der:

“Kayba itiraz etmeyiz

Biz ol mekanda oluruz

Biz nazar eyleriz

Yar ile yar olup dururuz”

Şairin vicdanı duygusallığında erir. Vicdanının lafı bile edilmez. Sevgisi, dürüstlüğü her şeyi kapar. Söz nağmelerinde seviyoruz dedik, olay bitmiştir. Başka bir niyet düşünülemez. Muhiddin Baba diyor ki;

“Aşk ile meydana geldik

Biz aşıkız ar bilmeyiz”

Arkadaş dünyaya geldin mi, özürlü değilsen mutlaka seveceksin!.. O kadar. Muhiddin Abdal’ın dediği gibi aşk başına geldi mi ölümüne bile aşk yaşayacaksın, bir de şöyle diyor: “Dalga deryayı aşınca” Bu laf çok değerli insan hayatında. Aşk; hayatın en heyecanlı, en zevkli, en enteresan ve en güzelidir.

Bu aşk deryalarına düştün mü, işte o zaman aşk ateşinde cayır cayır yanmalısın. İşte o zaman dalga deryayı aşar, karayla öpüşür. Yürek bir coşmaya görsün, karşında da aşk varsa 9 uçtuğun andır.

Bende bir şiirimde şöyle diyorum:

“Sen mucizeleri nasıl buluyorsun

Benim sevgi olduğumu neremden keşfediyorsun

Kaldır kollarım gök yüzüne melekler gibi kanatlan

Uçsuz bucaksız deryalarda olacaksın

Bir şairin kollarında yatacaksın uçacaksın, uçacaksın, uçacaksın”

İşte deryalarda dalga olmak Muhiddin Abdal’ın ve benim dediğim gibi uçmak… Bir aşkın sevişme anında nerede olduğunu bilememek, görememek, ne uykuya benzer ne ölüme nede sarhoşluğa. Bir cennet bir başka cennet.. Bu cennet dünyanın en güzel, en tatlı, en acı bir cennetidir. İşte Muhiddin Baba; “hele hele aşk önümüze düşerse” diyor, İşte bu ne affedilir nede geciktirilir. Sabır karar yok, aşkı yaşamak var. Aşksız şair olmaz. Bu duygu utanılacak bir duygu değildir. Hele şair gibi bir insana zaten sözleri bile yakışmaz. Mutlaka noksanlıklar vardır. Aşkın yalanı da olmaz, benim dediğim aşklarda.

IŞIK ve İZ: Muhyiddin Abdal Seyrannamesi-2

56097 İster doğada ister dağlarda mekan edinmeyi ve yaşamayı  o kadar çok seviyormuşum ki ben de ruhumda onların yaşamını gördüm. Benim ve meşe ağcının aynı yerde yaradılışımızdan; benim şiir kafam, onun ulu ve yüzlerce yıllık olması, ikimizin bağdaşması bir şiirimin ortaya çıkmasına sebep oldu. İkimizin adını, “Ozan ağacında yaşamak” diye koydum. Bu vesileyle doğada kendime bir çok mekan kurdum.

Şiirlerimde bir bölüm şöyledir:

“Benim mekanım ozan ağacı efsanesi

Tanrı aklımıza yazmış kainatın güzelliklerini

Kızıl Işıklarda görüyorum bir seni, bir beni

Güzel ellerinle bele beni, ruhum seninle

Çok seviyorum güzeller güzeli Hacı bektaş Veli

Doğuştan şair yaradılan her kişinin içinde bir Ozan ağacı vardır. İşte bu kişilerden biri de Ahmet Yesevi’dir. Türkler arasında İslamiyet’in yayılmasında yazdığı Divan-ı Hikmet adlı şiir kitabı çok etkili olmuştur. Tasavvufi şiiri en iyi yazan kişidir. Onun içindir ki; kendisinden sonra aynı türde şiirler yazan; Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre onun çizgisini takip etmişlerdir.

Hacı Bektaş-ı Veli’yi bende çok severim, hatta sağlıklarında anne ve babama Bektaş-ı Veli ile ailemizin bir bağı olup olmadığını sormuştum. Tabi ki yokmuş. Ama ben onu, onun hakkında şiir yazacak kadar çok severim. Garip Alabayırlı bu denli tutkunsa Bektaş Veli’ye, kim bilir nasıl tutkundur Muhiddin Abdal Hacı Bektaş Veli’ye?

Muhiddin Abdal bir şiirinde özetle; “Ben hayatımda hiç boş yaşamadım. Uykum dahil bütün saniyelerim dolu dolu geçmiştir. Her zaman menzile varmak için uğraştım. Hep gönülden gönüle gezdim ve sevdim” demekte. Yaptıkları her şeyde hataları ve suçları olduğu için cahillere üzüldüğünü de söylemektedir. Şairler, şiirleriyle mesaj verirler insanlara. Çirkinlikleri örtüp, güzellikleri göstermek isterler. Muhiddin Abdal gibi doğuştan şair olmayanların bunu yapabilmesi zordur. Yine bir şiirinde: “Yalan, yanlış kafa işaretleri, göz kırpmalar, dalavere, insan kandırma gibi şeyler insanlığa zarar vermektedir” diyor.

Bir söz vardır; ‘Yel esmeyince yaprak kımıldamaz’. Aynen öyledir. Sözünü sağlam ve dürüst söylersen, karşındaki kişi hem sana güvenir hem de sevilir, sever. Bütün şairlerin fikirlerinde hep güzellik vardır. Muhiddin Abdal da hep güzellikleri anlattığı içindir ki isminin arkasına ‘Baba’ ekini hak etmiştir. O dönemin şairleri hep birbirilerini sevmişler, birbirlerine saygı duymuşlardır Çünkü onlar hep zorluk içinde, sıkıntı içinde mücadele ede ede yaşamışlardır. Oysa günümüzde durum tamamen tersine. Günümüz Trakya şairleri birbirini çekiştirmek ve hor görmekle meşguller.

Sıkıntı çekmemiş, yoksulluk yaşamamış, çirkinlik içinde bile güzellikleri yazamamış insanlara şair, ozan demem. Belki haddimi biraz aşmış olabilirim. Ama ne yapayım ki, Alabayırlı bu dostları!

Bakın, Muhiddin Abdal şiirinde bir dervişe ne diyor:

“Parlayıp ateşin yanar

Cümle alem şulene konar.

Susayanlar senden kanar

Ab-ı hayat gülüsün sen.”

İşte sevgi, saygı ve hoşgörü… Böyle yaşarsanız hayat da güzelleşir. Muhiddin Abdal Trakya’yı hep güzelleştirmeye gayret etmiş ama çektiklerini de kendi bilmiştir. Hiçbir şair ahlaksız değildir. Ayrı ayrı peygamberlere yakın olur ama, bütün peygamberlere saygıları sevgileri vardır. Peygamberler de hiçbir şairi hakir görmeyip, onları toplumun bir aynası olarak görmüşlerdir. Çünkü şairlerin de sözleri peygamberlerin sözleri gibi etkilidir, güzellikle doludur. Şair şaire, derviş dervişe, şair evliyaya hep büyük sevgi, saygı vermiştir. Tanrı’yı da hep zihninde taşır, onunla temasını sürdürür. Muhiddin Abdal da Tanrı’yı ve şairleri hep zihninde taşımıştır.

Bir şiirinde şöyle der: “Susayanlar senden kanar.” Hayat gölü yani onlar varsa biz de varız. Onlar yoksa biz de yokuz. Onlar aşklar yaşarlarsa, şairlerde bu aşkların içinde yaşar. Doğuştan şairler,  Muhiddin Baba gibi büyük mucizedir. Şairlerden feyiz alanlar mutlaka rahat ve mutlu bir hayat yaşar. Tanrı şairlere doğumlarında birtakım özellikler bahşetmiş ve onların kader çizgilerini belirlemiştir. Şairler de kafalarına yerleştirilen bu düşünce ve sözleri insanlara aksettir. İşte ozanların, dervişlerin ayrıcalıkları bundandır.

Muhyiddin Abdal;

‘Ela gözlü Sultan Baba

Ululardan ulusun sen’ derken, Ulu olan Tanrı uluları da yaratıyor, insanları da yüceltiyor.

“Hakkın kudret elisin sen

Doğru sözün yol kılıcı” sözleriyle; gittiğin yol, yani yaptığın iş mükemmeldir. insanlık namına Tanrı’dan aldığın gücü fikirlerinle insanlığa ulaştırdığın güzellik bir şairin vazifesi anlamındadır ve ulaştırılması gerekmektedir. Bu sözler Muhiddin Abdal’ın zihninde Tanrı tarafından monte edilen fikirlerin şiirlere dökülmesidir. Her insan kendini insan görüp acaba nasıl bir insanım diye düşünmüş müdür?

İşte Muhiddin Abdal kendini çok güzel bir insan olarak görür. Başka insanları da görür, inceler sonra insan nedir bildim der. Dişisini erkeğini birlikte can görür. Aşktan sevgiden ve sevişmeden ürer insanoğlu, sıfat ve zat olduğundan bir kişiliğe ve kendini bir mucize olarak izah eder. Ama çok bilgili insanlar da kendini asla büyük görmez. Muhiddin Abdal, Tanrı insanı nasıl yarattı ise kendisini de aynı yarattığına inanır. Bana göre de güzel, akıllı insan böyle olur.

IŞIK ve İZ: Muhyiddin Abdal Seyrannamesi-1

kaygusuz-abdalYüzyıllar evvel Aydın diyarından Rumeli diyarına bir gezgin, almış aklını fikirlerini Edirne’ye yerleşmiş. Bu güzel insan Muhyiddin Abdaldır. İnsanoğlu yaradılışında farklı farklı akıllara sahiptir. Bu güzel İnsan – Muhyiddin Baba – dervişlikten ermişliğe ve evliyalığa kadar yücelmiştir. Lalapaşa civarında bir tekke inşa eder. İnsanları karanlıktan aydınlığa götürür. Karakteriyle doğuştan şairdir. Öğretmen oluştan bir eğitimcidir.

Çalışan başın içindeki beyin durur, akıl, duygu ve düşünce durur. Sistem çalışmaz. Bu bir ruh halidir. Tabi ki diğer organlar da iş göremez ve onlar da durur.  Ama fikir üreten, düşünceleri mısralara döken onları toplumun beğenisine sunan da şairlerdir. Onlar üretirken ruhlarında fırtınalar, kıyametler kopar. Onlar hep güzellikleri anlatmak isterler, kötülükleri değil, sevmek ve sevişmek mısralarda can bulur. Bunları üreten de şair kafasıdır, ruhudur. İnançlara ibret veren, onlarda şaşkınlık ve duygu fırtınası yaratan bu mısralar ancak şairlerin eseridir. Bu duygular geliştikçe; evliyalar derviş, ermiş olur. Ozanlar şair olur. İşte bunları gerçekleştiren şiir kafasına sahip olan insanlardır.

Şairlerin konuşmaları farklıdır. Her zaman ağzımızla konuşmayız, kendi dünyamızda sessiz konuşup fikirler üretiriz. Kafamızda tasarladığımız ürünü sözlerle dizer meydana çıkarırız. Bu kişilerden biri de Edirne’de yaşamış olan Muhiddin Abdal’dır. Birden kafamda şimşekler çaktı, ateş tüm vücudumu kavurdu: Edirne’de yaşanır da Muhiddin Baba yazılmaz mı?.. Gecenin geç bir vakti ama kimin umurunda, alıverdim elime onu anlatan kitabı, başladım okumaya.

O dünya güzeli derviş; Aydın’dan düşer yollara, kar, kış, yağmur, fırtına demez gelir Edirne’ye. Tüm Trakya’yı dolaşır ve izlenimlerini bir şiirle tarihin sayfalarına kazır. Peki bizler bu değerin farkında mıyız, bu değeri yaşatıyor muyuz? işte o biraz şüpheli. Şiirlerini okuyorum bu Alevi-Bektaşi kültürüyle yetişmiş, hayatını bu kültüre adamış bu dervişin içini ateşler kaplıyor, adeta içimde yaşıyorum onun yazdıklarını. Kim bilir ne zorluklarla karşılaşmış, ne çileler çekmiştir.

Ne yazıktır ki bu koca ozanı; uzun yıllar yaşadığı, insanlarını eğittiği, mezarının da bulunduğu ve üç oğlunun ismiyle anılan yörede tanıyan parmakla sayılacak kadar az insan var, Hacı Danişment, Sarı Danişment ve Süleyman Danişment köyleri o büyük ozanın oğullarının isimlerini taşırlar. Ama oralarda Muhiddin Baba’yı sorarsanız, ‘Aha işte o Muhiddin tepesinin üzerinde mezarı olan zat derler size… Ondan gayri bir şey bilmezler hakkında. Zira araştırmacıların yazdıklarının dışında her hangi bir kitap yoktur Muhiddin Abdal hakkında.

Oysa adına paneller düzenlenmeli, programlar yapılmalı. Trakya’da hayli Alevi-Bektaşi kökenli insan var, neden sahip çıkmazlar Muhiddin Abdal’a, anlamam mümkün değil. Böylesine bir derviş ölümünden sonra hatırlanmıyorsa , yandı ozan Alabayırlı!.. Bundan dolayıdır ki ‘Ey Alabayırlı! Madem Edirne’de yaşıyorsun, madem bu kadar yakınıyorsun, araştır Muhiddin Abdal’ı’ dedim kendime. İki yıl süren bir araştırma sonunda, kendisi hakkında çok az bilgiye ulaştım, birkaç tane de şiirine. Oysa yüzlerce eseri varmış.

Bir dost sohbetinde Muhiddin Baba’dan söz açıldığında dostum nalbur Zeki Yaşagör bir olay anlatmıştı. Muhiddin Abdal oralarda yaşadığı yıllarda, Hasanağa köyü sakinlerinden, köy yakınındaki bir tepeyi, kendisine vermelerini istemiş. Köy halkı bu teklifi kabul etmemişler ve tepeyi vermemişler. Muhiddin Abdal’da köyün bu kararına kızarak; “Bu köy kırk haneyi geçmesin” demiş. O günden beri Hasanağa köyünün nüfusu kırk haneyi aşamamış. Şayet kabul etseler durum değişir mi idi? Bilemem Muhiddin Baba’nın isteği dergahını o tepeye yapabilmek için o tepeyi satın almak.

Kendi kendime karar verdim… Muhiddin Abdal’ın oğullarının isimleri ile anılan; Hacı, Süleyman ve Sarı Danişment köylerini ziyaret edip orada yaşayanlara onu soracağım, onlara onun şiirlerini okuyacağım ve izlenimlerimi anlatacağım. Hep sormuşumdur kendime; ne işi vardır Muhiddin Abdal’ın Trakya’da, Rumeli’de? Sonra cevabı kendim veririm: Bu güzel insan, bir şairdir, derviştir. Güzellikleri tüm insanlara dağıtmaktır görevi, onun için mekan kuramazlar bir yerde. Onların da saygı duyduğu evliyalar, dervişler, ozanlar vardır ve onlara sadıktırlar.